ANASAYFA

TASAVVUF

PORTRELER

ZİYARETCİLER

NAMAZ

ÖNCÜLER

EFENDİMİZ

MAKALELER

KADIN -AİLE

KUR`AN ve BİZ


   
  Kuran ve Biz - www.kuranvebiz.com
  Lokman 3
 
Çocuklarımızın geleceğini inşa ederken Lokman (as)'ı düşünmek 3
 
 
Yüce Allah, Lokman (as) kısasını anlatırken çocuğuna nasihatte bulunan Lokman’ın (as) unuttuğu ama toplumsal felahın temel ilkelerinden biri olan anne-baba hakkına temas ederek çocuk eğitiminde eksik bırakılmış olan noktayı tamamlıyor.

 
 

 

 

Anne-Baba Hakkı!

“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. İşte bunun için önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi körü körüne bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” [1]

 

Yüce Allah, Lokman (as) kısasını anlatırken çocuğuna nasihatte bulunan Lokman’ın (as) unuttuğu ama toplumsal felahın temel ilkelerinden biri olan anne-baba hakkına temas ederek çocuk eğitiminde eksik bırakılmış olan noktayı tamamlıyor.  Anne-baba haklarından bahseden bu pasajı Lokman’ın nasihatlerinin girişine yerleştiren yüce Mevla, adeta şöyle demiş oluyor; “Ey Lokman! Sen geleceğin güvenli toplumunu oluşturmak için tavsiyede bulunuyorsun. Geleceğin güvenli toplumu anne baba haklarının hakkıyla riayet gördüğü toplumlardır. Onun için senin tavsiyelerine ek olarak biz de bu tavsiyeyi özellikle ekledik.” Lokman’ın (as) çocuğuna olan nasihatlerinin hemen ilk bölümüne yerleştirilen bu nasihat yer aldığı konumda büyük anlamları havidir. Allah hakkından hemen sonra gelir anne ve baba hakkı. Tevhidi bilincin inşası ve şirki hasletlerin ref’i kararlaştırıldıktan sonra toplumun salah ve selameti için anne ve baba haklarının ikamesi gerekmektedir.  Yüce Mevla, sözün burasında “anne ve babaya iyilik yapmaktan” bahsediyor.

 

Lokman suresinin 14 ve 15. ayetleri İslam ulemasının da altını çizdiği üzere Lokman’ın oğluna tavsiyeleri içinde yer almamaktadır. Zaten metnin orijinali okunduğunda bu sözlerin Lokman’ın ağzından çıkmadığı, burada konuşanın yüce Allah’ın kendisi olduğu açıkça gözükmektedir. Yüce Allah toplumun temelini oluşturacak olan neslin inşası ile ilgili Lokman’ın (as) sözlerinin hemen başına anne babaya saygı ve sevgiyi, onlara karşı hüsnü muameleyi izah eden bu uyarıları bizzat kendi lisanından ekleyerek meselenin önemini beyan etmiştir. Şüphesiz neslin selameti için önem arz eden çocukların eğitimi ile ilgili tavsiyelerin bir peygamberin ağzından peş peşe sıralandığı bir esnada “anne babaya iyilik yapmaktan” bahsedilmesi önemle üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Hele de ana ve babanın yük olarak algılanıp huzurevlerine terk edildikleri bu çağda daha bir önem arz ediyor bu husus. Çocuklarımızı eğitirken, onlara terbiye kurallarını öğretirken eğitim programımızın temellerini Lokman kıssasından bizlere bildirilen temel ilkeler üzerine bina edersek başarı kaçınılmaz olur. Aileyi de toplumu da felaha doğru sürüklemiş oluruz.

 

Lokman’ın, oğluna nasihat etmeye başlayıp “Yavrucuğum şirk büyük bir zulümdür!” demesinin ardından Yüce Allah da, anne ve babaya iyilik yapmaktan ve onlara karşı takınılacak tavırdan bahsetmiştir. Bizlerin bilgisine ve istifadesine sunulan bu öğretileri hayatımıza aksettirirken önem sırasına göre sıralayıp öylece düşünmeliyiz.  Hayatta her şeyden önce Allah hakkı gelir. Onun için şirkin büyük zulüm olduğu zikredilmiştir. Ardından anne-baba hakları gelir ki insanın yaratılış vesilesidirler. “Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer…”[2] İşte bundan dolayı Yüce Allah, Lokman’ın (as) diğer tavsiyelerini zikretmezden evvel toplumun salah bulmasını sağlayacak ailenin temel unsurları olan anne ve babanın haklarından bahsetmiştir. Allah hakkının gereklerini yerine getirenlerin, hemen onun ardında zikri geçen anne-baba haklarını ifa etmesi kurtuluşlarının icabıdır. Yüce Mevla; “İşte bunun için önce bana, sonra da ana-babana şükret!” buyurarak işin ehemmiyetini anlamamızı kolaylaştırmıştır. Çocuk eğitiminde, anne-babaya saygı temelinde bir eğitim sistemi benimsenmezse toplum yok olmaya mahkûm olur.  

 

“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir.” Neden?  “Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.” “Anne ve baba insanın varlık sebebidirler.” Anne ve babanın hükmen olmadığı, haklarının korunmadığı, paspas olarak görülüp kapı dışı edildiği bir ortamda sağlıklı nesillerden bahsetmek imkân dâhilinde değildir. Avrupai yaşam tarzının egemen olduğu batılı ülkelerde yaşanan dramları iletişim çağı olan günümüzde daha yakini bir şekilde biliyoruz. Aynı şekilde evlilik dışı ilişkiler sonucu doğumların yoğunluklu olduğu toplumlardaki ahlaki yozlaşma ve toplumsal çürümeler de bu iddianın en önemli delili olarak karşımızdadır. Her şeyin yerli yerince yerleştirilip huzur ve sükûnun sağlandığı toplumlar, büyüğüyle küçüğüyle saygının egemen olduğu toplumlardır.

 

Anne-baba hakkının zikredildiği bu ilahi öğretilerde, annenin çocuğunu dokuz ay karnında taşımasından ve doğduktan sonra da göğsüyle beslemesinden bahsedilmiş ve bu işlerin sanıldığı gibi öyle küçümsenecek bir husus olmadığı da özellikle belirtilmiştir. Bu gerçeğe işaretle yüce Allah; “İşte bunun için önce bana, sonra da ana-babana şükret!” buyurmuştur.

 

İslami mücadele adına anne-babalarına karşı hasmane tutum içinde olanların özellikle üzerinde durmaları gereken bir husustur burası. Namaz kıldığı halde anne-babalarını müşrik ilan edip onlara karşı savaşım vermeyi cihad belleyenlerin bu ayetleri iyi düşünmeleri gerekir. Allah puta taparlarsa dahi onlarla dünyada iyi geçinin, ama onların haksız olarak sizi zorladıkları hususlarda onları incitmeden itaat etmeyin, buyurmasına karşın namazlı, niyazlı insanları karşılarına alıp avazı çıktığı kadar bağırıp çağırarak sözüm ona cihad edenlerin hali nice olur? Hiç düşündük mü? Hem de yüce Allah şöyle buyurmuşken; “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”[3]

 

Unutmayın ki; “Dönüşünüz ancak banadır.” Sakın ola bu gerçeği görmezlikten gelerek hayatınızı boşa harcamayın. Hesabınız çetin olur. Bir gün huzuruma gelip hesaba çekileceğinizi unutmayın. Bu gerçeği unutmadan yaşayın. Çirkin işler yapmanız hususunda sizlere mühlet verilmiş olabilir. Ki bunların başında Allah’a şirk koşmak ve anne babanıza isyankâr olmak gibi fiilleriniz de gelebilir. Bu konuda herhangi bir takibata uğramamış olabilirsiniz. Ama dönüşünüz banadır. Hesabınızı görecek olan benim. Hem dünyanızı berbat etmiş olursunuz hem de ahiretinizi. Allah’tan başka ilah olduğunu iddia etmek kaos ve kriz ortamına sürüklenmek demektir. Anne-babaya asi olup haklarını ifa etmemek ise güveni temelinde dinamitlemektir. O halde sakın böyle davranmayın. Hatta anne ve babalarınız yanlış işler yapsalar da onlara karşı haddi aşmayın.  “Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi körü körüne bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin.”

 

Çocukta Ahiret Bilincinin İnşası

“Yavrucuğum! Yaptığın iş; iyilik veya kötülük, bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu senin karşına getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”[4]

 

Lokman daha önce; “Ey yavrucuğum şirk büyük bir zulümdür” demişti. Yavrucuğum, senin sorumluluğun zulmü önce kendi nefsinde, sonra tüm yeryüzünde bertaraf etmektir. Sana bahşedilen ömrü tüketirken senin kurtuluş reçetenin ilk sırasında şirk denilen bu çirkin amelden uzak durman vardır. Bu kıssada çocuğa tevhidi bilinç verildikten sonra onda adalet duygusunu geliştirip haksızlıklardan beri durmasını sağlayacak ve yeryüzünde hak ve adalet çerçevesinde hareket etmesini salık verecek ahiret duygusunu yerleştirmek gerçeği bizlere hatırlatılmıştır. Şöyle ki; nasihatlerine devam ederken Lokman (as); “Bundan sonra da unutma ki sakınman gereken ikinci husus haksız tasarruflardır” diyor. Küçük olsun, büyük olsun hiçbir iyilik ve kötülük karşılıksız kalmayacaktır. "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür."[5] O halde bunun bilincinde hareket et. "Bir hardal tanesi" olsa da hesabı sorulacak kötü ve çirkin işlerden uzak dur. Önemsiz olarak algılanacak en değersiz, adi, bayağı ve sıradan, hatta hatırlanmayı dahi gerektirecek büyüklükte olmayan zerre ağrılığında olsa da bunlardan imkânın dâhilinde ve gücün nispetinde sakın!

 

“Hardal tanesi”; bu lafız, bir şeyi ifade için kullanılabilecek en ileri bir kullanıştır. Çünkü hardal, ağırlığı olmayan, toz diye tarif ettiğimiz zerreciklerdir. Hardalın farkına bile varılmaz. Zira hiç­bir terazi onunla ağır basmış olmaz. Bunlar, bir kayanın içinde saklı olsalar dahi işleri en ince detaylarına kadar bilen âlim, habir ve latif olan Allah, bunların hesabını soracaktır. Yapılan hiçbir iyilik veya kötülük miktarı ne olursa olsun Allah tarafından unutulmaz. “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”[6] "Bir kayanın içinde" olsalar da… Allaha karşı onları sümenaltı yapıp gizlemek imkân dâhilinde değildir. "Göklerde veya yerde bulunsa, yine de Allah onu karşına getirir." Bu gerçeği unutmadan ve farkında olarak hayatını idame et.

 

Allah'ın bilgisinin duyarlılığı, kapsamı, kudreti ve ahiretteki yargılamanın duyarlılığı ile oradaki değerlendirmenin adilliği[7] noktayı nazarında çocuğun bilincinin inşası toplumsal adalet mekanizmasının kurulmasını temin edici bir faktördür. Toplumsal yozlaşmalar, kişilik erozyonunda kaynaklanan hususlardan kaynaklanmaktadır. Kişilikteki bozuklukların ana nedenlerinden ve önemli etkenlerden biri de kişinin “la yüs’el” olduğunu sanmasıdır. Birey, kendisini sorumsuz ve yaptığı işler hususunda yargılanmaktan beri görmeye başladığı andan itibaren bir takım önü alınmaz kişilik bozulmamalarına uğrar. Yeryüzünde yaşadığı ortamda zalimce davranmaya ve kendi egosundan başka kimseyi düşünmez duruma düşer. “Doğrusu insan çok zalim, çok cahildir”[8] buyurur yüce Allah, insanın kendi başına kalıp herhangi bir uyarıcı etkiye teslim olmadığı zaman bu yönünün ağır basacağını bizlere anlatırken. Tarih müzesi de bu iddiayı destekler mahiyette yüzlerce örnekle doludur.

 

“Yavrucuğum! Yaptığın iş; iyilik veya kötülük, bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu senin karşına getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”[9]

 

Lokman’ın söylediği bu söz­lerinden kastı, Lokman’ın oğluna şanı yüce Allah'ın kudretinin boyutlarını bildirmesi idi.[10] Çünkü Allah’ın kudretinin boyutlarını kavramış bir nesil, ancak kurtuluş yolunu yakalar. Eğitimin temeline bu duygunun yerleştirilmesi gerekir ki refah ve felahı gerçekleştirecek potansiyeli kişi kendinde bulabilsin. Bu konuda bizler, şayet huzuru temin edecek ortamları oluşturacak bir bilinç inşa etmek istiyorsak aynı yöntemi takip etmeliyiz. Çünkü Kur’an, adalet temelinde ve bir gün gelip hesap verileceği öngörüsünde bir nesli yetiştirip toplumsal huzuru temin etme sadedinde Lokman’ın (as) neslini nasıl yetiştirdiğini oğlu üzerinden bizlere bildirmiştir.

 

Namazı Dosdoğru Kıl

“Oğulcuğum, namazı dosdoğru kıl, marufu emret, münkerden alıkoy! Sana isabet edene de sabret. Çünkü bunlar kesin olarak emredilen işlerdendir.”[11]

 

Yine “Ya buneyye-oğulcağızım” denilerek merhamet yüklü bir ifadeyle söze başlanmıştır ki, bu tarz ifadeler akabinde gelecek emir ve direktifleri kabullenecek ruh halini hazırlamaktadır. Şuurları harekete geçirecek tatlı ve latif bir dokunuşla söze başlanması duygusal bir zeminde bulunan ve sevgi özlemi çeken çocukların eğitimi ve öğretimi için kaçınılmaz bir husustur. Çocuk eğitiminde bu hususa özellikle dikkat edilmelidir. Bu latif ifadeden sonra nasihat demetine namaz olayını çocuğun gündemine koymamızı gerektirecek şu ifadeyle devam edilmiştir; “Namazı dosdoğru kıl!”

 

Çocuğun kişiliğinin oluşturulmasında tevhidin bilinç düzeyinde aşılanması ve ahiret bilincinin ikame edilmesi özellikle tavsiye edilmişti. Aynı şekilde toplumsal sorumlulukları da ana-baba özelinden hareketle hatırlatılmıştı. Ana ve babanın kişinin oluşum ve gelişim evrelerine katkılarına özellikle vurgu yapılmıştı. Akabinde şimdi de çocuğun kişiliğinin sağlam temellere oturtulması için diğer temel ilkelerden bahsedilmektedir. Çocuğun benliğinde tevhid bilinci ikame edilip yeryüzünde varlık sebebi olan anne ve babasına karşı iyi davranması gerektiği hususu öğretildikten sonra, ahirette hesabını vereceği bir hayatı kurallarına göre yaşaması tavsiye edilmiştir. Hayatın nirengi noktasına tevhid ve ahiret bilincini yerleştirdikten ve anne babaya karşı iyi davranmayı salık verdikten sonra da çocuğun yaşayacağı hayatta kendini kontrol altına alması için lazım gelen diğer hususlar zikredilmiştir. Bu hususların başında da en az tevhidi bilincin varlığı kadar kıymet arzeden namaz hususu gelmektedir.

 

Tevhid, ahiret bilinci ve akabinde namaz!

 

Her nebi resulün özellikle üzerinde durduğu ve ümmetlerini davet edegeldikleri dinin temel dinamikleridir. Özellikle bu hususların çocuk eğitimi bağlamında dile getirilmesi dikkatlere şayan hususlardandır. Büyük-küçük fark etmeksizin ümmetin tüm bireyleri için namaz kaçınılmaz bir ibadettir. Bundan dolayı da Lokman (as) özelinden hareketle küçük yaşlardan itibaren çocukta namazın meleke haline getirilmesi emredilmektedir. Tecrübelerden hareketle şu husus dikkatlerimizden kaçmaz; yaşları ileri seviyede olanların dinin gerekleri olan ibadetleri hele de namaz gibi günün beş önemli vaktinde ikame edilmesi istenen ve süreklilik arzeden bir ibadeti yaşamsal alana aktarmada zorlanırlar. Büyüklere nazaran küçüklerin bu hususlara uyumları daha problemsiz olur. Bir kelamı kibarda da “Ağaç yaşken eğilir” denir bu hususa dikkat çekmek için. Allah rasulü de; “Yedi yaşına geldiklerinde çocuklarınıza namazı emredin. On yaşlarına geldiklerinde hala kılmıyorlarsa namazı hafifçe dövünüz” buyurarak bu hususun öneminin altını çizmiştir.

 

“Namazı ikame etmek” bilinç olarak çocuğa temelden verilmelidir. Kitap ve sünnet müminin vasıflarını sayarken bu ibadeti, kulun vazgeçilmez özelliği olarak sunmakta ve bu hususun altını kalın çizgilerle çizmektedir. Miraç olan namaz vasıtasıyla kul, Allah ile hemhal olur. Namaz, kişiye Allah’ı hayatının merkezinde hesap verilmesi gereken yegâne güç olarak benimsetir.

 

Niçin mi namaz! Özellikle namaza bu denli vurgu yapılmasının nedeni ne ola ki?

 

Çünkü “namaz, tüm ibadetlerin özüdür. Namazda insan takva, hamd, şükür, tevazu tüm bu duyguları yaşar. Namaz, bedenin ve ruhun insicam içerisinde Allah’la buluştuğu tek ibadet şeklidir. Maddi ve manevi yükselişi, insan namazla yakalar. Ruh safiyetinin, bedene hükümran olduğu tek ibadettir namaz. Bunun içindir ki namazın, dinin direği, gözün nuru, ibadetlerin özü olduğu ve namazı terk edenlerin ise dinlerini yıktığı, hadislerde zikredilmiştir.”[12] İşte bundan dolayı namazın küçük yaşlardan itibaren alışkanlık haline getirilmesi kaçınılmaz sorumluluklarımızdandır. Çocuk eğitiminin olmazsa olmazları arasındadır namaz. Aslında namaz özelinden hareketle diğer tüm ibadetlerin ruhunun ve mantığının uygulamalı olarak çocuğa verilmesi ve eğitiminin tamamlanması hedeflenmiştir.

 

Namazdan sonra çocukta haksızlıklara karşı bir duruşun gelişip sosyal sorumlulukları arasında yer alan çirkin ve kötü işlerin engellenmesi, iyi ve güzel olan işlerin de yaygınlaştırılması hususunu da içeren şu tavsiyeyle devam etmektedir;

 

Namaz kulun rabbine karşı duruşunu resmeden en önemli ibadettir. Bu yüzden de çocuk daha henüz küçük yaşta iken “ağaç yaşken eğilir” özdeyişinin de ifade ettiği gibi bu bilincin verilmesi gerekmektedir. Namaz kulun Allah karşısında edep dairesinde bir hayatı yaşamasını gerekli kılacak ve kişinin hayatını disiplin altına alabilecek bir ibadettir. Çünkü günün en önemli vakitlerinde hem de beş defa Allah ile buluşmaya, onunla hemhal olmaya çalışan bir kişinin günlük yaşamı disiplin altındadır. Böyle biri, gününün kalan kısmında da bilinçli bir şekilde hayatını devam ettirir. Bu bağlamda namaz, kişinin otokontrol mekanizmasını aktif halde tutan tek ibadettir de denebilir. İşte böyle önemli bir ibadeti henüz çocuk yaşta iken kula alışkanlık itiyat edilmelidir. Bu ibadete alıştırılması, yeryüzü yaşamında çocuğu ilahi yasaların salık verdiği bir yaşama hazır hale getirir. Başıboş bir varlık olmadığını, Allah’a karşı sorumlu olduğunu küçük yaşta iken öğrenmiş ve bu bilinci içselleştirmiş olur. Bu bilinci edindikten sonra kişi, hayatta yapması gereken diğer işleri de hakkıyla ifa edecek kudreti yakalar. Bundan dolayıdır ki Lokman (as) çocuğunu hayata hazırlarken nasihatlerinde bu ibadete değinmeden geçmemiş, bu bilinci kuşanması gerektiğini ve hayata namaz zaviyesinden bakması gerektiğini tavsiye etmiştir. Bu ibadet yüce Allah’ın da çok önem verdiği bir ibadettir ki, kıyamet günü Allah insanı ilk namaz ibadetinden sorguya çekecek namazı tam olanın hesabı da kolay olacaktır. Namazı eksik olanın hesabı da çetin olacaktır.

 

Ayrıca Şuayb’ın kavminin Şuayb’a “Ey Şuayb bunları sana namazın mı emrediyor” buyurması “Dinin mi emrediyor” manasındadır ki görüldüğü gibi dinden namaz diye bahsetmiştir. “Zikru’c cüz irad’ul kül” kaidesi gereği, bir şeyin en önemli kısmı zikredilerek o şeyin o bütündeki önemi daha bir vurgulanmaktadır. Namaz dinin en önemli rüknüdür ki dinden namaz diye bahsedilmiştir. Burada tıpkı “Ya kardeşim nerdesin, kaç zamandır yüzünü göremiyoruz?” ifadesinde olduğu gibi kullanılmıştır. Adama “yüzünü göremiyoruz” derken ya senin kolunu bacağını görüyoruz da yüzünü göremiyoruz demiyoruz ki. Bizim kastımız, vücudun en önemli kısmı olan yüzü zikrederek aslında adamın kendisidir. İşte namaz da yüzün vücuda göre yeri neyse dinde aynı konuma sahiptir. Bu ifadede din namaz olarak zikredilmiş namazın önemi ciddiyetle vurgulanmıştır. İşte böyle dinin en önemli rüknü olan bir ibadet ilerde sorun olmasın diye çocuğa henüz küçük yaşta iken aşılanmalıdır.

 

“Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklardan ve kötülükler­den alıkoyar”[13] emri gereği namaz, kötülüklerden alıkoyma prensibini hayatın bir gerekliliği olarak bizlere sunmaktadır. Kötü ve çirkin şeylerin kök saldığı toplumlar, kıyametlerini yaşayıp tarihten silinirler. Yaşadığımız toplumun da tevhid, adalet ve kardeşlik ekseninden çıkıp çirkin ve fahşa olan iş, oluş ve eylemlerin odağı olmaması için henüz küçük yaşta iken çocuklarımıza bu duyguyu aşılamalıyız. Toplumun istikbali çocuklarımızın elindedir. Çocuklarımız eğitimsiz kalıp nefsanî duyguların esiri olarak yetişirlerse toplum temelinden dinamitlenmiş olacaktır. Bu bakımdan iman ve imanın gerekleri olan hususlar henüz daha küçük yaşta iken çocuğa empoze edilmelidir.   

 

“Marufu emret, münkerden alıkoy!”

Namazla kişiliği olgunlaşan çocuğun, aynı şekilde toplumsal bir sorumluluk olarak çirkinliklerin define, iyiliklerin de ikamesine yönelik bir şuurda olması gerekir. Namazdan sonra çocuğa ahlak olarak verilmesi istenen husus, iyilikleri yaygınlaştırıp kötülükleri kökünden keserek azaltma duygusunun verilmesidir. Bundan dolayı da huzurlu bir toplumda yaşayabilmesi için çocuğa “emri bil maruf ve nehyi anil münker” diye ıstılahlaştırılan bu yetinin kazandırılması şarttır. Kötü ve çirkin olan iş, oluş ve eylemlere karşı savaşım verecek özellikte yetişen genç kuşağın temelini oluşturduğu toplumlar felah ve refah düzeyini en üst perdeden yakalarlar. Allah rasulü; “Elbette ki iyiliği emredip kötülüklerden sakındıracaksınız! Yoksa Allah şerlilerinizi başınıza musallat ederde iyilerinizin duaları bile fayda temin etmez” buyuruyor. Hadis, bu sorumluluklarını ifa etmeyen toplumların ziyana duçar olacaklarının altını çiziyor.

 

Bu bağlamda diğer bir tavsiye de kişinin bu hususları ikame ederken karşılaşacağı zorlukları nasıl yeneceği hususunda zikredilmiştir. Şöyle ki;

 

“Sana isabet edene de sabret!”

Çocuk, yaşamın bir mücadele olduğunu kavramalı ve bu bağlamda karşılaşılacak bir takım sorunların varlığından haberdar olmalı ki, bu zorluklarla mücadele etmesini bilsin.  Hayatın dikensiz gül bahçesi olmadığını da küçük yaşta öğrenmelidir ki reel pratiğini görebilsin ve hayatta yapacağı yanlışları tolare edebilsin. İşte bundan dolayıdır ki hayatın, inişli, çıkışlı, engebeli bir koşuya benzediği göz önünde bulundurulup henüz hayata merhaba diyecek genç kuşağın bu ortama iyi hazırlanması gerekir. Zorlukların, kişinin peşini bırakmayacağı duygusunu çocuğa daha temelde öğretmek gerekmektedir. Burada zımnen yukarda zikri geçen işlerin öyle kolay kolay yapılamayacağı, bilakis içte ve dışta bir takım zorlukları mucip olacağı vurgulanmaktadır. Başta nefsanî duyguların kişiyi zorlayacağı ortadadır. Bir de marufu emredip münkerden menetmek, şer odaklarını yani ekmeğini çirkin işlerde kazananları rahatsız edeceği için de bir takım zorluklara gebedir bu işler.  İşte bundan ötürü çocuğun sabır eğitimine de tabi tutulması gerekmektedir.

 

Yüce Allah, yapılan bu tavsiyelerin öyle kolay işler olmadığını beyan sadedinde “Çünkü bunlar kesin olarak emredilen işlerdendir” buyurmaktadır.

 

Evet, bunlar Yüce Allah’ın emrettiği kesin işlerdendir. Kadri ve kıymeti büyük işlerdendir.  Yoksa bunlar öyle sıradan, okunup geçilecek, uygulama şansı olmayan boş işlerden değildir. Güçlü bir kişilik oluşturmanın yolu küçük yaşlardan itibaren çocukların bu işleri özümsemelerini sağlamanızdan geçer. Tatlı ve latif bir dokunuşla, sevgi ve duygu sarmalı oluşturup çocuğun dini eğitimini en mükemmel şekilde yerine getirmenin yolu kuşkusuz budur. Bu iş de öyle kolay değildir. Uzmanlık isteyen bir iştir.   

 

Kibir Şeytandandır!

“İnsanlara yanağını çevirip büyüklenme! Böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme! Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez!”[14]

 

İnsan… Allah’ın ahseni takvimde yarattığı kutsanmış varlık... Haddini bildiği sürece mükerremiyeti devam edecek en mükemmel varlık… İşte ahseni varlık olmasını tevazu ve itaatine borçlu olan bu varlık, haddini aşıp hakka isyan babında kibir elbisesini giydiği zaman keremiyetini ve kutsiyetini esfelessafilinde bırakmış olur. Kibir yani büyüklenme, insanın harcı işlerden değildir. Neden? Çünkü insan, kulluk için yaratılmış, varlık sebebi kulluk olan, günde beş defa huzurda divana durmaya mecbur kılınmış bir varlıktır. Bir takım rezervlere mahkûmdur. Bir kere yaratılmıştır. Yaratılan her varlık, yaratıcıya mutlak ihtiyaç içindedir. Muhtaç birinin de kendini ihtiyaç sahibi göstermeme gibi bir lüksü yoktur. Varlığı başkasının iradesine bağlı olan insanoğlu, kendini ne kadar mükemmel görse de muhtaç ve bağımlıdır.

 

Her ne kadar insana cüzi bir irade bahşedilmiş olsa da insan, bu vasfıyla külli bir iradeye mahkûmdur. Kendisine bahşedilmiş bu iradesini inat ve isyan tohumlarını yeşertecek alanlarda serbestçe kullandığında ise azapla cezalandırılma söz konusu olur. Bu bağlamda Yüce Mevla, kibirlenip isyan eşiğine gelmiş insanları şöyle uyarmaktadır: “Kahrolası insan, ne kadar nankördür. Allah onu hangi şeyden yarattı, dönüp bir baksın? Hâlbuki onu bir damla sudan yarattı ve bir ölçüyle biçime soktu…”[15] 

 

Kibriyalık, Rab Teâlâ’nın vasfıdır. Kim bu vasfı hakkı olmadan kuşanmaya yeltenirse istikbarda bulunmuş olur. İstikbar, büyük olmadığı halde kendini büyük sanma refleksidir. Büyük olmadığı halde kendini büyük tahayyül etme ameliyesidir. Kuran’ın bize naklettiği bilgiye göre, İblis, büyüklük taslama hakkını kendinde görmüş, akabinde huzurdan kovulup lanetlenmiştir. Lanetlenme sebebi ise kendi uhdesinde olmayan bu vasfı, kendi hakkı olarak görmesidir. Şöyle ki; “Yüce Allah, dedi ki; sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi? İblis, dedi ki; “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”[16] İblisin düştüğü ve Yüce Allah’ın sakınmamızı istediği husus kişinin yaratıldığı maddeyi üstünlük sebebi görerek Allah’ın emrine asi olup istikbarda bulunmamasıdır. Kibir hastalığına yakalanmış zavallı varlık olan İblis, Âdem’in konumunu kendisi için zül sayıyor ve asi kesilip verilen nimete nankörlük ediyor. Sanki Âdem’in konumu, kendisinin konumunu hiçe sayıyormuş gibi hastalıklı bir ruh haline teslim oluyor ve isyan vadisinde kendine bir rol biçiyor. Af dileyip Hakka yalvaracağına, isyan ve inat deryasında küstahça bir tavrı benimsiyor; “Dedi ki; “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı insanları saptırmak için mutlaka senin dosdoğru yolunda pusu kurup oturacağım…”[17] Kibir beraberinde, körlüğü de getirdiğinden sebepler üzerinde düşüneceğine, kendini haklı görüp isyan yoluna ve başkalarından intikam almaya sevk eder. Şeytanın tersine Âdem’in tavrı tevazua örneklik eder. Âdem de Allah’ın emrine isyan etmiş yasak meyveden yemişti. Ama işin sonucunu gördüğünde bunun kendi sorumsuzluğundan kaynaklandığını görmüş ve “Rabbimiz nefsimize zulmettik bizi affet”  diyerek olayın sorumlusu olduklarını itiraf etmişler ve rablerince bağışlanmışlardı.

 

İnsanın kendisini başkalarından üstün görmesi de İblisçe ruh halinin yansımasıdır. Kendinde var kılınmış bir takım hasletlerden hareketle mülkün sahibinden gaflete düşerek büyüklük taslayanlar kibirlenip şeytanlaşırlar. Çünkü kibir şeytani bir eylemken, tevazu Âdemi ve peygamberi bir eylemdir.

 

Kibir hastalığının, tahrip gücünün yakıcı-yıkıcı olduğunun farkında olan Lokman (as), oğlunun şahsında tüm iman edenleri bu hususta uyarıyor. “Ağaç yaşken eğilir” ata deyişinden hareketle bu uyarı, özellikle çocukluk yıllarından başlanarak insanın kişilik oluşum aşamasında dikkatle uygulanması kaçınılmaz bir husustur. “İnsanlara yanağını çevirip büyüklenme!” İblisin şeytanlaşma sürecini başlatan böylesi bir eylem insanın da esfelessafilin sürecini başlatır. 

 

“Böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme!”

 

Böyle yapman sana bir şey katmaz. İnsana yaraşan mütevazı olmaktır. Âdemce bir tavrı benimsemektir. Yanlış yaptığında mutlak kudreti hatırlamasıdır. “Küçük dağları ben yarattım” edasında bir yürüyüş ve salınım iyi ve hoş olan bir durum değildir. Yüce Allah’ın gazabıyla beraber insanların da nefretini celbeder. İnsanın kendi uhdesinde olmayan bir takım vergilerden hareketle büyüklük taslaması aptallıktır. Allah’ın sevmediği bir husustur. “Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez!” Lokman (as), yürüyüş ve konuşma eyleminden hareketle aslında tüm yaşamımızda yapacağımız her eylemi kastederek şöyle bir uyarı yapıp oğluna olan nasihatlerini sonlandırıyor; “Yürüyüşünde orta bir yol tut! Sesinden de yüksek perdeleri eksilt. Çünkü seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir.”[18]



[1] Lokman:14–15

[2] Ahkaf:15

[3] İsra:23

[4] Lokman:16

[5] Zilzal:7-8

[6] Zilzal:7–8

[7] Seyyid Kutub

[8]Ahzab:72 “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi.”

[9] Lokman:16

[10] Kurtubi;

[11] Lokman:17

[12] Kurtuluş Yolu-Çıra Yay. Sf:26

[13] Ankebut:45

[14] Lokman:18

[15] Abese:17-19

[16] Araf:12

[17] Araf:16

[18] Lokman:19

 

 

HANİFİ TOSUN / WWW.TEVHİDYOLUNDA.COM / ÖZEL 

(Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz)

 

 

 

 
 
  Bugün toplam 2 ziyaretçimiz var  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=